“Dilimizi yaşatan, günümüzü renklendiren, bize her iklimden unsurlar getirip, kültürü, hayali ve sevki ile, onlardan eserler döşeyen şairlerle yazarlar, tanınmalı ve sevilmelidir…” düşüncesini ifade eder “Türk Edebiyatının” önemli kalemlerinden merhum Ahmet Kabaklı Hocamız.

Bende aynı düşüncede olduğumu büyük bir inançla söyleyebilirim.

Onun için bu yazımda şiir, roman, hikâye gibi edebiyatın her türünden eserler veren “Türk Edebiyatının” iki büyük değerini bugün ki neslinde bol bol okuması ve anlaması gerektiğine inandığımdan dolayı onlara yer vermek istiyorum.

İstanbul sevdalısı, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” “Sessiz Gemi”,“Rindlerin Akşamı” gibi “Türk Şiirinin” birçok zirve şiirinin sahibi Yahya Kemal ve onunla dostluğunu kaleme alan Türk Roman, hikâye ve fıkra(köşe) yazarlığının zirve ismi Peyami Safa’ya karşı da vefalı olduğumuz söylenemez!

“Türk Edebiyatı Dergisinin” Aralık 1984 tarihli “Yahya Kemal Anıt Sayısı” 100. doğum yılı münasebetiyle tamamen üstada ayrılmıştı.

Yahya Kemal’in bütün eserlerinde tarih sevgisini ve maziye bağlılığını görürüz.

Semiha Ayverdi “Abide Adam” yazısında şöyle ifade etmişti bu durumu;”… öyle bir sanatkar ki, tıpkı ecdadı gibi, heykelini eserlerine çizmiş adına kurulabilecek abidelerin en muhteşemini mısralarıyla örüp, zaman ve zaman ötesine armağan etmiştir…”

Bu günlerde arşivimde bulunan eski kitap ve dergilerle haşır neşir oluyorum.

Peyami Safa’nın Yahya Kemal ile ilgili 1958 tarihli Milliyet Gazetesindeki köşesinde Üstadın ölümü üzerine yazdığı yazısını okuyunca inanılmaz derecede hoşuma gitti ve arşivde kaybolup gitmesine gönlüm razı olmadığından dolayı sizlerle paylaşmak istedim.

Peyami Safa’nın yazısına geçmeden önce iki değerli şahsiyetin bahsi geçen dergide yer alan Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerine yer vermek istiyorum.

Önce talebesi sonrada yakın dostu olan “Ahmet Hamdi Tanpınar” Yahya Kemal Beyatlı’nın ölümünün ardından şunları söylemişti.

“Bu her adımı milli hayatın ve tarihin bir köşesini aydınlatan, bizi mazimizle yeniden barıştıran her lahza kendi kendimiz olmaya davet eden bu adamda vaziyetleri açık olarak görmenin dehası vardı…”

Kırklı yılların Milli Eğitim Bakanı ve şair Can Yücel’in de babası olan merhum “Hasan Ali Yücel” ise Yahya Kemal’in ölümünün ardından görüşleri şöyleydi;

“Tarih, Yahya Kemal için vatandı. Osmanlı Akıncılarının bize alıp teslim ettiği ve ancak eski halindeki mekândı. Şiirlerini okuyanlar var oldukça Yahya Kemal, Hayal Şehir’inin hayal şairi olarak yaşayacaktır.”

“Türk Şiirini” kendisine dert edinen ve ömrünü buna vakf eden büyük şairle olan hatırasını anlatan Peyami Safa’nın bahsi geçen o yazısına geçebiliriz şimdi.

Yahya Kemal ile aramda birkaç yıl süren sıkı dostluk devresi vardır.

(1934-1937) Buluşmadığımız gün pek azdı.

Münir Nureddin’in konserlerine gider oturduğum bir pansiyonda ve dostların evlerinde saz âlemleri tertipler, o tarihte çıkardığım (Kültür Haftası) mecmuasının aylık toplantılarında münakaşalar ederdik.

Bir sabah çok erken saatte, Yahya Kemal Beyoğlu’ndaki pansiyonuma geldi; beni Rumeli

Hisarı’na götürmek istediğini söyledi.

Beyazıt’a gidip Hamamizade İhsan’ı aldık.

Yolda, eski ve ahşap evlerin, büyük ve küçük binaların, hiç bilmediğim tarihlerini anlatıyordu.

Fakat buna bir anlatma demek hadiseyi en dar abadında küçültmek olur.

Anlatmıyor, terennüm ediyordu.

Söylerken her kelimenin içine kendiliğinden melodiler dolduran tannan sesi, cümlelerine bazen bir mısra, bazen bir şarkı ahengi veriyordu.

Bizi dışarıdan gösterdiği her binanın içine sokuyormuş gibi, orada yaşatıyormuş gibi, geçmişe yaptırdığı seyahatte rehberlik ediyormuş gibi harikulade bir çekiciliği vardı.

Rumeli Hisarı’nda, fetih şehitlerinin mezarları önünde durduk.

Fetih günlerinin anları içine çekti.

Gaş yoluyordu.

Ona mı, fethin serdarlarına mı hayran olacağımı şaşıyordum. Birbiri kadar güzeldiler.

Sahile indik, Arnavutköy’e doğru yürüdük, öğle yemeğini Boğazın karşısında bir lokantada yedik ve bir hayli içtik.

Garson Rum’du ve bize çok dikkatli hizmet ediyordu.

O zaman Yahya Kemal şu unutulmaz sözü söyledi:

-Türk Fatihlere Rum garsonlar lazımdır. Dünya, muvazenesini öyle bulur.

Bu sözüne kendi de hayran oldu ve o gün saatlerce tekrarladı:

-Türk Fatih’e, Rum garson !

Çok neşeliydi. O günü ebediyete mal etmek istiyor, unutmayacağını tekrarlıyordu.

Bu özdeyişle, birani manzum bir sözle tespit eden aruzcuların geleneğine uyarak şu beyti söyledi:

Beş asrı geçirmiş Boğazın manzarasında

Gün geçti Peyami’yle Hamami arasında

Bu muhteşem hediyeyi hafızalarımıza kazdık.

Şimdi o, yine beş asrı geçirmiş Boğaz’ın manzarasında yatıyor.

Ölmüş Türk serdarlarıyla yaşayan hayranları arasında.

Peyami Safa’nın “Yahya Kemal Bayatlı” ile geçirdiği o güne dair anlattıkları bu başlık altında yayınlanmıştı bende aynı başlığı tercih ettim.

Ben okurken ve yazarken büyük bir keyif aldım.

Umarım sizlerde keyif alırsınız.

Son olarak Yahya Kemal’in Peyami Safa için söylediği o muhteşem tespiti paylaşmak istiyorum.

Yahya Kemal demişti ki; “İsmail Safa’nın en büyük eseri Peyami Safa’dır.”

“Türk Kültürüne ve Edebiyatına” muhteşem eserler kazandıran iki değerli insan, Milletimizin gönül dünyasında ilelebet yaşayacaktır.

Her ikisinin de mekânı cennet olsun.

Görüşmek üzere; Allah’a emanet olun…