Osmanlı’da doğmuş, Cumhuriyet’te ebediyete göçmüştür.

Bildiğiniz edebiyat öğretmenidir, liselerde.

Merhum başbakanımız Mesut Yılmaz’ın da İstanbul Erkek Lisesinde öğretmenliğini yapmıştır. Mesut Yılmaz’ın öğrencilik ve gençlik yıllarındaki milliyetçi tavırlarında etkisi olduğu söylenir. Ve dahası kanaatim odur ki onun bir ömür süren Devlet adamlığında Topçu’nun tesirlerini görmek mümkündür. Görmek isteyene tabii ki… Akçal/Yılmaz ailesindeki asaletin de Nurettin Topçu ahlakını almada kolaylık sağladığı fikrine de ulaşılabilir. Bu hususta müstehzi eda sergileyenlere saygı duymakla birlikte en azından vefatından sonra mirasçılarının kavgaya tutuştuğuna dair haberleri henüz duymadık.

Topçu, derdi olan bir insandı.

Onun kadar yaşanan ve olan biten her şeye eleştirel tavır takınan, tutum benimseyen bir başka fikir adamı var mıdır, bilinmez. Hele de eğitim tarihimizde bildiğimiz/inandığımız veya maaşlarımız uğruna inandırıldığımız bütün doğrulara farklı bir açıdan bakmış, kendince de çözüm önerileri sunmuştur.

Bugünün atmosferinde kimi yaklaşımlarına tebessüm etsek de, yıllar öncesinden günümüzün problemlerine değinmesi insanda hem hayranlık uyandırıyor ve hem de  “bitmez bu bizim sorunlarımız” yakınmasını da zihnimize bir mıh gibi çakıyor.

“Türkiye’nin Maarif Davası” adlı eserinde Türk milletinin ahlakına, ilmine ve mektebine vurgu yapmaktadır. Onun Cumhuriyet’in kazanımları konusundaki “kaçamak fikirleri”ne hiç katılmasam da inandığı gibi olmasını ve söylemesini takdir etmemek mümkün değil.

Topçu, adı geçen eserinde öğretmenlerin yönetsel görevleri bağlamında okullarda nöbet görevi yapmasını ve kulüp faaliyetlerine katılmasını doğru bulmaz. Ona göre öğretmen sadece dersine yoğunlaşmalı, başkaca da hiçbir işle iştigal etmemelidir. Oysa mektebe ve sınıfa, ibadethaneye girer gibi girmesi gerektiğini istediği ideal öğretmen tipinden sadece derse yoğunlaşmasını beklemek ne kadar doğrudur? Öte yandan pek beğenmediği cumhuriyetin maddi ve manevi ruhu, öğretmenlerin değil okul içinde hayatın her aşamasında örnek olmasını ister, emreder ve daima bekler.

Yanı sıra, doğrudan dememekle birlikte, lise öğretmenlerinin de üniversite hocaları mahiyetinde olmasını ister hep. Zannımca bu düşüncesinde çok istediği halde bir türlü üniversitede hoca olamamasının verdiği alt düşünce tazyiklerinin de tesiri olmuştur.

Yine ideal öğretmene muttasıl vurgu yaparken, onların öğretmenler odasında, üye oldukları yapı kooperatiflerindeki sorunlarından bahsetmesinden hiç hazzetmez,  belirli gün ve gecelerdeki takı seremonilerinin konuşulmasını da yersiz bulur.

Bir insan beğendiği tipler kadar insandır. Onun için Mehmet Akif’i çokça anar ve eseri Safahat’ın okunmasını, okutulmasını, kavratılmasını her daim öğütler. Ne tecellidir ki ki biz Akif’in İstiklal Marşı dışında Safahat’ını ne mekteplerde ne de meclislerde okuyup anlama ve hayatımızda uygulama derdine düştük…

Topçu’yu okurken çağdaşı Necip Fazıl’ın akla gelmemesi mümkün değil. Bu iki aksiyon adamı güçlerini acaba birleştirmişler mi diye merak edersiniz. Cevabı bildiğimiz gibi. İstisnalar müstesna, herkes kendi yoluna.

İstisna ise şu: Topçu, Necip Fazıl’ı Büyük Doğu’daki bürosunda bir arkadaşıyla ziyarete gider, fakat Necip Fazıl belden yukarısı çıplak halde onları karşılar. Hemen üst perdeden emir mahiyetinde Topçu’dan bir konuda kitap yazmasını ister. Topçu, üzerinde ömür tükettiği ideal öğretmen tipine hiç de yakışmayacak şekilde, “okuldu, vaktim yoktu, hazırlıklı değilim” der demez, Necip Fazıl, “talihsiziz, en samimi insanlarımız bile korkuyor, bu yol çileli, kimse üzerinden yürümeye razı olmuyor” deyip dışarı çıkıyor. Bu sırada onu ziyarete getiren arkadaşı Topçu’ya, “aman efendim darılmayın falan…” derken Topçu,  “ne darılması efendim, ben bu ruhları bilirim, fakat şu anda Allah’ın namütenahi kudretine hayranım ki bu bozuk makinada, bu dehayı nasıl saklıyor” der. Gördüğünüz gibi bu istisnadan bile bir insicam çıkmaz.

Türk toplumu Necip Fazıl’ı pek bilir ama Topçu’yu nadir bilir. Bunda hiç şaşılacak bir hal yoktur. Necip Fazıl’ın şiirlerinin ve hele Sakarya Türküsü’nün onun bilinirliğine fena halde katkısı olmasının yanı sıra; yukarıdaki yarı çıplak hali, sert üslubu, hazine yardımını sevmesi vb. yönleriyle de toplumun genel yapısından uzak kalmadığından olsa gerektir.

Topçu ise Mehmet Akif ve Sezai Karakoç gibi derinden gitmiştir. Şimdi onlar yalnızlık köşelerinde helvadan putlara tapmayan, bağırıp çağırmayan, samimi, doğal ve mütevazı ruhlarda yaşamakta ve ileride bu özellikleri giyme ihtimali olan cesetlerde de keşfedilmeyi beklemektedir.