'Dünyada ki Cennetimizdeydim… '

Abone Ol

Geçen yaz gidemediğim memleketime gitmek için bahaneler arıyordum…

Nihayet İstanbul’da yaşayan Halaoğlu “Gazı Hakan Yılmaztürk” kardeşim,“abi birlikte bir haftada olsa Rize’ye gidebiliriz” deyince memlekete gitmek için İzmir’den yola koyuldum…

On iki gün kaldığım memleketimde zaman geçirmek tadına doyulmaz bir serüvene dönüştü benim için…

Daha köye ayak basar basmaz harika bir sürprizle karşılaştım. İlk gecenin sabahı yıllardır kışın kar yağdığında köyde olmak arzum hayat buldu! Yemyeşil örtünün üstüne kar yağıyordu, o anı heyecanla kameraya çektim ve dakikalarca karın yağışını izleme imkânım oldu.

Uzun uzun memlekette yaşadıklarımı elbette en ince detayına kadar anlatmayacağım ama özellikle o kar yağışından sonra Başköy’de yaşadığım rüzgâr felaketini bir iki cümleyle anlatmak isterim…

Bizim memleketimiz bir günde dört mevsimin yaşandığı büyüleyici güzelliğin adıdır; sabah uyandığımızdan akşama kadar geçen süre zarfında yağmuru, kar’ı, rüzgârı ve güneşi görmemiz mümkündür…

O ilk sabah, güneşin açmasıyla birlikte Hakan ve ben, bizim meşhur Ediyapımıza gidip “Senoz Vadisini “seyredelim istedik. Fakat geceden başlayan bir rüzgâr git gide şiddetini artırmıştı. Bizim orta mahalleden Ediyap arası yaklaşık üç yüz metredir. Yol boyunca rüzgârın şiddetini hissedemedik. Ne zaman ki Ediyap’a geldik çardakta oturduk rüzgârın şiddetini işte o zaman anladık…

Bir iki kare resim çekebildik ancak. Sanki bir tufan kopmuştu. Gözümüzün önünde ağaçları kökünden söken rüzgârı görünce hemen eve doğru koşmaya başladık. Eve geldiğimizde rüzgâr şiddetini daha artırmıştı.  Meyve ağaçları rüzgârdan nasibini almış bir bir yıkılıyordu. En kötüsü de birçok komşumuzun evinin çatısını açmış bayağı bir zarar vermişti. Tek tesellimiz mala gelen zarar cana gelmemiş olmasıydı.

O rüzgârdan sonra bir daha hava bozmadı güneşli havanın tadını çıkarmaya başladık. Kar çiçeklerinin yerini yavaş yavaş komar, kestane ve meyvelerin çiçekleri almıştı. Seyrine doyulmayan bir tabiatın kucağından ayrılamıyor ve tüm günümüzü köyde geçiriyorduk…

Sağ olsun, Çayeli’nde ki dostlarımız zaman zaman bizi arıyor akşamları da olsa birlikte olmamız için davet ediyorlardı. O davetleri düzenleyen Ömer Küçükislamoğlu, Dursun Esmer, Nacettin Hatipoğlu, Zeki Karaoğlu, Metin Saklı, İbrahim Öztürk ve İstanbul’dan gelen Mehmet Hüsrev dostuma ayrı ayrı teşekkürü bir borç bilirim…Tabi sohbetleriyle tatilimizi renklendiren; Ali Küçükislamoğlu, Hayatı Kork, Ahmet Özen, Yusuf Karslıoğlu, Selahattin Haberal abilerimi de buradan yâd ediyorum…

Rize’nin turizmine katkı sağlayan “Ağaran Şelalesi”, Metin Saklı dostumun uğraşları sonucu tanınır hale gelmiş tüm Türkiye tarafından bu durumda bizi çok mutlu etti tabii.

Sosyal medya vasıtasıyla tanıdığım, Rize Kültürü üzerine araştırmaları olan ve büyük bir Rize kültürü arşivine sahip olan değerli Recep Koyuncu’yu da ziyaret etme imkânım oldu. Bir insanın inandıktan ve gönül verdikten sonra neler yapabileceğine gözümle şahit oldum. Fakat üzüldüğüm bir nokta şu oldu. Recep Koyuncu’nun bu çabaları Rize’mizin bürokratı, iş adamı ve siyasetçisi tarafından hala yeterince anlaşılmamış ve değer verilmemiştir.  Recep Hocamızın bu duruma çok üzüldüğünü ve zaman zaman ümitsizliğe kapıldığını söylemeliyim!

Aynı şekilde Çayeli Kültürü üzerine araştırmalar yapan değerli Adem İmdat Kesici Beyle de sohbet etme imkanım oldu. Sağ olsun son çıkardığı kitabını da bana taktim etti.

Geriye dönüp baktığımda; bu son memleket ziyaretimde edindiğim izlenimlerimde ki nihai tespitim şunlar diyebilirim rahatlıkla…

Büyük şehirlere mecburi göç eden bizler; daha fazla eğitim, para ve kariyer peşine düşerken, daha açık ifadesiyle “dünyaperest” olduğumuzdan yaşadığımız şehirlerde duygudan uzak bunalımlara düşmekten kurtulamadık bir türlü! Belki zamanın bize dayattığı bir durum bu bilmiyorum ama gördüğüm şey, aklımızın daima doğup büyüdüğümüz baba ocağında olduğudur…

Biz memleketinden ayrı yaşayan Rizeliler bilmeliyiz ki; hesapsız kitapsız boşalttığımız köylerimizi kaderlerine terk edersek çocuklarımıza miras bırakacağımız ata topraklarımız daha şimdiden birilerinin iştahını kabartmıştır!

Rize gibi bir cennet köşesini sevmek her zaman ifade ettiğim gibi bize büyük sorumluluklar yüklemektedir. Bugün için benim yazıp çizdiklerimin pek bir anlamı olmayabilir ama yarın ki günde “biz nerede hata ettik” diyeceklerimizin sayısı hiç de az olmayacaktır!

Memlekette geçirdiğim günlerimde ki tüm sohbetlerimiz de bugüne dair konuştuğumuz tek şey siyaset ve onun getirdiği kırgınlıklardı! Geri kalan tüm zamanda ki sohbet konumuzu geçmişe dair anılarımız teşkil etti.

Bu da bize şunu gösteriyor ki; insanımız bugün yaşadığı iç karartan durumlardan kaçmanın bir çeşit kurtuluş olduğunu biliyor ama bir türlü de kendi kurtuluşuna gerçek anlamda kavuşamamanın sıkıntısını da çekiyor!

Her zaman olduğu gibi bir defa daha “dünyada ki cennetimiz Rize” bizi en cömert haliyle karşıladığından dönüşümüze kadar geçen sürede yeni anılar biriktirdik. Dost ve akrabalarla vedalaşırken, Ağustos ayından tekrar geleceğimin sözünü verdim.

Özellikle sevgili anacığımın; “yazın sakın gelmemiş etme evladım” sözü hala kulaklarımda yankılanırken memlekete gitmemek de olmaz zaten…

Görüşmek üzere, Allah’a emanet olunuz…