Ülkemizin AKP İktidarının sebebiyet verdiği bu Fetret Devri görüntüleri içerisinde konuyu daha iyi irdeleyebilmek ve tarihte kalan karanlık günlerin yansımalarını anlayabilmek açısından Atatürk’ün şu sözlerinin hatırlanmasının gerekli olduğunu düşünmekteyim; “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır”. Bu sözleri ile Büyük Önder tarih bilincinin milletlerin kaderleri üzerinde ne derece etkili olduğunu, geçmişi bilmenin, ondan ders almanın geleceğe açılan pencereye ne denli ışık tuttuğunu vurgulamak istemiştir. Bu sözlerin sarf edildiği Cumhuriyetimizin ilk yıllarında din tüccarı sahte şeyhlerden oluşan bir zümrenin başta İngilizler olmak üzere Avrupalı sömürge güçlerinin amaçlarına nasıl hizmet ettikleri, emperyalist güçlerin Türk Milletini ortadan kaldırmak için birinci derecede bu hainlerden nasıl yararlandığı çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Ayrıca bizzat Atatürk tarafından Türk Milleti bu konuda bilgilendirilmekte, bunların bir daha yaşanmaması için gerekli tedbirler alınmaktaydı. Ancak bugün ne yazık ki tarihten ders çıkarmanın ihmal edildiği ortamda küresel güçlerce yıkım oyunu kılık değiştirmiş şekilde, başka maskeler altında, çağdaş metotlarla tekrar sahneye konmaya başlanmış bulunmaktadır. Bu amaçla Türk Milleti Atatürk İlke ve İnkılâplarından uzaklaştırılmakta, özellikle gençlerimiz Türklük Bilinci yok edilerek, gerçek İslamiyet Ruhu ortadan kaldırılarak bilinçsiz sahte şeyhlerin kölesi bir ümmete dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Zira göstermiştir ki Türk Milletini yıkmanın, Anadolu’yu ve zenginliklerini sömürmenin yegâne yolu Türklük Şuurunu ortadan kaldırmaktan ve İslam Dinini yozlaştırmaktan geçmektedir.

Bu çabanın ilk örneklerinden olan ve Kurtuluş Savaşını örselemek, Türk Milletini esir etmek için piyasaya sürülen Hıristiyan Emperyalist güçlerin uşağı sahte şeyhlerin ve sözde İslamcı gafillerin büyük bir kısmı Yunan Ordusu ile birlikte İzmir’de denize dökülmüş veya yurt dışına kaçarak tarihin karanlık köşelerinde yerlerini almışlardır. Bu hainlerin bazı kalıntıları ise Türk Milleti’nin ayrılmaz parçası olan, Misak-ı Milli Sınırları içerisinde yer alan petrol zengini Kerkük ve Musul illerinin İngiliz sömürgecilerinin elinde kalmasını sağlayan ihanet oyunlarının son perdesi olan Şeyh Sait isyanını sahneye koymuşlardır. Oyunun başarı ile sahnelenmesinin ardından bu zümre sonra ileride açıklanacağı şekilde sahiplerince ihtiyaç duyulacağı güne kadar kış uykusuna yatırılmıştır. Çünkü ABD ve Avrupa 1925 yılından dengeleri alt üst eden İran İslam Devrimine ve Sovyetler Birliği’nin yıkılarak demir perdenin çökmesine kadar geçen elli küsur yıllık zaman sürecinde ekonomik krizlerle, ikinci dünya savaşı ve açtığı yaralarla, oluşan yeni düzenin getirdiği soğuk savaşla,  sömürgelerin bağımsızlaşması ve Latin Amerika ihtilalleri ile Petrol Zengini Arap Dünyasının yeniden şekillendirilmesi sorunları ile boğuşmuşlardır. Yeni cepheleşmeler, müttefik arayışları, küresel sorunlar, komünizmin yayılması ve Türkiye’nin Sovyetler Birliği karşısında ki kalkan rolü Kurtuluş Savaşı ve isyanlar sırasında yaşananların, uykuya yatırılan işbirlikçilerin üzerine unutulmuşluğun örtüsünü sermiştir.

Bu aşamada geçmişten günümüze bir ders çıkarma anlamında ve mevcut AKP İktidarının Ermeni Protokolleri bağlamında Türk Milletini düşürdüğü kabul edilemez durumun ibretlik tablosuna bir parantez açılması durumunda Atatürk’ün seksen yıl öncesinden gelen ve bugünü aydınlatan engin öngörüsü ile karşılaşılmaktadır. Anayasalarında yer alan Doğu Anadolu’nun kurtarılması gereken tarihsel Batı Ermenistan toprakları olduğu ve soykırım yalanının vazgeçilemez bulunduğu hezeyanına işaret eden Ermenistan Anayasa Mahkemesi Azeri Kardeşlerimizle aramızı açan, bizi Türk Dünyasından bir parça daha uzaklaştıran AKP Hükümetinin eseri Kars ve Gümrü Antlaşmalarını yok sayan utanç belgesi protokolleri ret etmiştir. Buna karşın içerisinde bulunduğu açık küçük düşürücü durum karşısında bile AKP İktidarı konuyu çarpıtmakta, olayı hükümetin tarihi dış politika başarısı ve komşularla sağlanan sıfır sorun olarak takdim etmektedir. AKP için bu aldatmaca görülmedik, bilinmedik bir durum değildir.

Diğer yandan tarih bilimine ve tarihin tekerrürüne önem veren Yüce Önder Atatürk’ün kurdurduğu enstitü ve yapılan araştırmalar sayesinde önemli sonuçlara ulaşılmıştır. Böylelikle Doğu Karadeniz ile Doğu Anadolu’nun Sakalar ve Kıpçak Türkleri sayesinde 27 asırdır, Musul ve Kerkük’ün yer aldığı Mezopotamya’nın Sümerlerden başlamak üzere 55 asırdır ve o an için Türkiye Sınırları dışında kalan Hatay’ın ise 24 asırdır öz be öz Türk Yurdu olduğu gerçeği savunulabilir hale gelmiştir. İlaveten bu bilimsel araştırmalar sayesinde sözde insan hakları savunucusu demokrasi havarisi emperyalistlerin karşısına onların silahları ile çıkma şansı yakalanmıştır. Büyük bir kıskançlık ve kabullenemezlik içerisinde bulunan batılı tarih bilimciler ve arkeologlar dillerinde 160’dan fazla Türkçe Sözcük bulunan Sümerlerin ve kurdukları medeniyetin Türk Dünyasına ait olduğunu artık inkâr edememektedirler. Bu bakımdan 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi başta Ermeniler ve Yunanlılar olmak üzere batılı güçlerin iddia ettiği gibi medeni Hıristiyan Anadolu coğrafyasının Türklerce işgale başlanmasının, yıkımının başlangıcı olmayıp, öz be öz Türk Yurdunun İslamiyet’e ve onun Yüce Peygamberinin Kutsal Sancağına kavuşmasıdır.

Kutsal Kitabımız Kuranı Kerimin Maide Suresi 54. Ayetinde belirtildiği gibi Batı’ya İslam’ın Sancağını ve Huzurunu bir sel gibi akarak taşıyan Türk Ordularını durdurmak ve Anadolu’dan çıkarmak, Kudüs’ü geri almak için Avrupa 1096 yılından itibaren Haçlı Seferlerine başlamıştır. Birincisi dışında bu sekiz Haçlı Seferinin hepsi Türk ve İslam Dünyası karşısında Avrupalılar için hezimetle sonuçlanmış ve Kudüs kurtarılmıştır. En nihayetinde Kuranı Kerimde de müjdelendiği gibi 1453 yılında İstanbul Yüce Peygamberimizin Sancağına sonsuza dek kavuşmuş ve Türk İslam Medeniyetinin cazibe merkezi olmuştur. Ancak bu arada İstanbul’u fetheden Türk Milletine ne yazık ki önceden tanımadığı, bilmediği bir hastalık bulaşmış, töresinin içi kemirilmeye başlanmıştır. Merhum Başbuğ Sayın Alparslan Türkeş de bu hususa şu sözleri ile işaret etmiştir; “ Türk Milletine Bizans‘dan geçme bir hastalık vardır. Gevşeklik, lâubalilik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik, birbirini beğenmemek, sır saklayamamak, rastgele lâf söylemek.”

Yukarıda da bahsedildiği gibi savaş meydanlarında, ilimde ve maneviyatta Türkleri yenemeyeceklerini anlayan batılı güçler Türklerin yalnızca içeriden yıkılabileceklerini tespit etmişler, Bizans’dan bulaşan hastalığın fitne ve fesat özelliklerinden faydalanmaya başlamışlardır. Böylelikle Türklük Şuurunun ayrılmaz parçası İslamiyet Ruhunu yozlaştırarak, toplumu yobazlaştırarak gerçek İslam Öğretisinden uzaklaştırmayı ve Türklük Bedenini çürütmeyi amaçlayan projeler uygulanmaya konmuş ve iş nihayetinde bugün teslimiyetçi zihniyetin Başbakan ve Cumhurbaşkanlarına fikrin kaynağı Türk Düşmanı Papa’nın heykeli önünde imza attıracak aşamaya gelmiştir.

Yukarıda anlatıldığı gibi emperyalistler tarafından Türk Milletinin koynunda beslenip yeşertilen sözde İslamcılar, Sahte Şeyhler açıktan ilk olarak Kurtuluş Savaşımız esnasında sahiplerinin amaçlarına hizmet etmeye başlamışlardır. Hain İstanbul Şeyhülislamı’nın verdiği, İngiliz Uçaklarınca Anadolu’nun dört bir köşesine atılan “Yunan Askeri Halifemiz Efendimizin Daveti ve İzni üzerine Anadolu’ya gelmiştir, onlara kurşun sıkan kâfirdir” fetvası karşısında Yüce Önder Atatürk “Kahramanı kadar ne yazık ki haini de çok bir milletiz.” sözleri ile üzüntüsünü tarihe not düşmüştür. Bugün ise Meclis çatısı altında Türk Milliyetçilerinin maruz kaldığı saldırıyı MHP Genel Başkanı Sayın Dr. Devlet Bahçeli Türk Milleti ile tarihsel hesabın kılık değiştirmiş yansıması olarak teşhis etmiş ve olayın 9. Haçlı Seferinden başka bir şey olmadığı sonucuna vararak Milletimizi maruz kalınan tehlike konusunda uyarmıştır.

Türk Milleti’nin bugün karşı karşıya olduğu tehlike budur ve çok açık bir biçimde ortada durmaktadır. Sadece 21. Yüzyıl gereği metotlar değişmiş ve yıkım projesi bilim ve iletişim çağına ayak uydurmuştur. Anadolu’ya yürüyen bu 9. Haçlı Ordusunun eskadron olarak adlandırılan piyadelerini artık işbirlikçi siyasilerimiz, hizmetkâr bürokratlarımız oluşturmaktadır. Haçlı Seferinin Kurmay Başkanı yurt dışında bulunmakta, İslam adına hareket ettiği yalanını yaymaktadır. Özel yetiştirilen, Yahudi Lobisi tarafından kollanan, desteklenen sahte şeyhin sözde İslamcı şürekâsı ise yurdumuzda Haçlı Orduları Kurmay Heyeti olarak görev yapmaktadır. Haçlı Ordusu okçularının yerini besleme yazılı ve görsel basın ile onun kötü adamları almıştır. Yazılı besleme basından özellikle bir tanesi fedai akıncı birliği niteliğindedir, nereden hangi iftira hangi yalan ile saldıracağı önceden bilinememekte, Türk Milletinin kalelerine her gün yeni bir sürpriz saldırı düzenlemekte, tek dileğinin Türk Devletinin yıkılması olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.  İnternetten görünmeyen, tespit edilemeyen ileri saldırı karakolu olarak faydalanılmaktadır. Süvari birliklerini ise başı İmralı’da bulunan yol haritalarından faydalanılan terör örgütü temsil etmektedir. Yok pahasına satılan Türk Milletinin varlıkları, dağıtılan yetim hakları ile oluşturulan krizin teğet geçtiği yeni yandaş sermaye ve İnsanımızın en hassas duygularını sömüren malum yardım dernekleri ile yabancılara, kiliselere peşkeş çekilen banka ve kuruluşlar Haçlı Seferinin ikmal düzeni ve levazım birlikleridir. İstihkâm birliklerini ise hükümete talimatlar yağdıran AB ve onun görevlileri teşkil etmektedir. 9.Haçlı Seferinin okçu birlikleri olan besleme basın ve kötü adamları öncelikli hedeflerine acımasızca saldırmakta, Türk Ordusunun terk etmek zorunda kaldığı başta Bosna ve Gazze olmak üzere birçok yerde camilerin yakıldığı, ezanın sustuğu, Müslümanların katliama uğradığı gerçeği göz ardı edilerek Türk Milletinin gözü önünde görülmedik bir aldatmaca ve yanıltma oyunu ile demokrasi maskesi altında mağduriyet senaryoları sergilenmektedir.

Devam Edecek...

www.cemkazmaz.net