O Pazar sabahı, Çayeli’nde denize neredeyse sıfır ve her türden ağacın süslediği çokta güzel bir bahçesi olan“Akın Kıraathanesini” ben açmıştım.

Bahçenin içine dökülen ağaç yapraklarını silmiş süpürmüş, masaları yerleştirmiş, teyp’e bir kaset koymuş sesini de sonuna kadar açmış, sabah sabah Çayeli’ndedeniz kıyısına gezintiye çıkanlarla birlikte dinliyordum!

Daha sonra demlediğim çaydan bir bardak doldurmuş Kıraathanenin girişinde bulunan “incir ağacının altında” birsandalyedeoturmuş, sahilde dolaşan insanları izlemeye, denizin sakın bir şekilde kıyıya vuran kısa dalgalarının sesini, balık yakalama yarışı içindeki onlarca martının ve karabatağın kanat çırpışlarını, çay eşliğinde dinlemeye başlamıştım.

Çayımdan daha bir iki yudum almıştım ki bir ses duydum.

Sesin geldiği yöne doğru başımı çevirip baktım.

“Gül Ali” her zamanki gibi sabahın köründe dükkâna gelmişti.

Kısık bir sesle kahvaltı yapmadığını çok aç olduğunu söyledi.

Bende oturduğum yerden kalkarak en yakın bakkala gittim, bir kalıba yakın beyaz peynir, biraz zeytin ve birazda kavurma ile iki ekmek alıp geri döndüm.

Kahvaltılıkları masaya bir gazete kâğıdı sererek üzerine koydum, sonrada büyük bardakla bir çay doldurdum.

Gördüğüm oydu ki bu sabah her zamankinden daha çok açtı Gül Ali.

Masaya otururken alelacele ekmekten bir parça kopararak kahvaltıya başladı.

İki üç dikişte kocaman çay bardağını bitirdi ve yenisini doldurmam için yüzüme baktı!

Gül Ali, fazla konuşmaz, daha çok bakışlarıyla ve hareketleriyle kendisini ifade ederdi.

Onu yakından tanıyanlar ne demek istediğini hemen anlar ve gereğini de yapardı.

Çayeli'nde Bekir Usta'nın el emeği sepet karakovanları yoğun ilgi görüyor
Çayeli'nde Bekir Usta'nın el emeği sepet karakovanları yoğun ilgi görüyor
İçeriği Görüntüle

Bende öyle yaptım, yeni bir bardak çay doldurup bahçeye geri döndüm.

Gül Ali’nin kahvaltısı devam ederken akrabamda olan “Konağın Cafer”’in sağ eli, belinden aşağıya düşen pantolonu tutmuş vaziyette dükkânın bahçesinden içeri girdiğini gördüm!

Yanımıza gelen Cafer, Gül Ali’nin büyük bir iştahla kahvaltı yaptığını görünce;

“Abdurrahman Abi, Gül Ali’ye kahvaltılık almışsın, ben sizin torununuz değil miyim, bende aynı kahvaltılıklardan isterim” diye söylenerek sitem etti!

Cafer’e de büyük bir bardak çay doldurdum.

“Siz kahvaltıya devam edin ben hemen geliyorum” diyerek yanlarından ayrıldım.

Gittim yeniden kahvaltılık aldım ve dükkâna geri döndüm.

Masanın bir ucunda ben diğer iki ucunda “Gül Ali”ile “Cafer”oturuyor, bir yandan kahvaltı yapıyorlar bir yandan da onlara şaka yollu takılarak sohbet ediyorduk.

Her zamanki gibi uzun bir kahvaltıydı onların ki!

Çünkü ikisi de hem çok yavaş insanlardı hem de işleri güçleri olmadığı için kahvaltının keyfini çıkara çıkara zamanı geçiriyorlardı.

Çok iyi hatırlıyorum, Gül Ali tam dokuz adet büyük bardakla çay içti.

Cafer’inde ondan geri kalır yanı yoktu tabii.

Dükkâna yavaş yavaş müşteriler geldiği için biraz acele etmelerini söyledim.

Cafer dedi ki; “biz daha bitirmedik kahvaltımızı, ama masadaki kahvaltılıkları bahçedeki incir ağacının altındaki bir masaya taşıyalım orada devam edelim.”

Bende olur dedim ve ikisi birlikte, kahvaltıya bahçede devam etmek için harekete geçtiler.

Tabii müşteriler birer ikişer dükkâna gelmeye başlayınca,sabahın köründe kahvaltıya gelen “iki Tanrı misafirimi” unutmuştum!

Nihayet bahçeye gelen bir müşterinin çay isteği üzerine dışarı çıkınca bir de ne göreyim; Gül Ali ve Cafer, bizim Çayeli’nin ”iki güzel insanını” daha masalarına almış hep birlikte kahvaltıya devam ediyorlardı!

O kişilerden biri, Yeşilçam’ın Sultanı “Türkan Şoray’ın” kendisine olanaşkı dillere destan olan Soğuksu Köyünden“Deli Sami” idi.

Bir diğeride bizim köyden “Kâşifin Mustafa” idi.

O manzara o kadar hoşuma gitmişti ki, sizi temin ederim, bana verdiği huzuru anlatamam!

Hemen yanlarına yaklaştım; “arkadaşlar bir isteğiniz var mı? diye sordum.

Cafer hemen atladı; “Abi misafirlerimiz var yeniden kahvaltılık alır mısın?”

Gülerek Cafer’e dedim ki;“ben sizin hamalınız mıyım, al sana para git şu kadar zeytinle beyaz peynir al ve geç kalmadan geri gel.”

Cafer uzattığım parayı aldı ve kahvaltılık almak için masadan kalkıp gitti.

Aradan bayağı bir zaman geçti; bekle beklebizim Cafer gelmiyor.

Anladım ki gelmeyecek, bu seferde Gül Ali’ye bir miktar para verdim; “sen kahvaltılık al gel” dedim.

O da masadan kalktı, yavaş adımlarla bahçeden çıkıp gitti.

Aradan yaklaşık on/on beş dakika geçmişti ki yüzünde tebessümle Gül Ali ve düşmesin diye eli yine pantolonunun kemerinde olan Cafer ellerinde poşetle dükkânın bahçesinden içeri girdiler!

Bizim Cafer “kehle gibi yavaş olduğu için” ancak gidip kahvaltılığı alabilmişti.

Gül Ali’dealınca ve ikisi birlikte aheste aheste yürüyerek geri dönmüşlerdi!

Yeni alınan kahvaltılıklar iyice yırtılan gazete kâğıtları hep birlikte düzeltilerek masanın üzerine konulmuş ve bu sefer dört kişilik bir muhabbet başlamıştı!

Zaman geçip Kıraathanenin diğer çalışanları ile İsmail Ağabeyimde işe gelince, bende bu dört kişilik sohbete katılmak istedim.

Ve öylede yaptım, bir sandalye çektim yanlarına oturdum.

Dört arkadaş, dilleriyle değil gözleriyle konuşuyorlardı!

Bense onlara takılıyor gönüllerini almaya çalışıyordum.

Aralarında dargınlık varmış hissini yok etmek için şakalarıma ara vermiyordum!

Nihayet tek taraflı muhabbetin sonuna gelmiştik!

Gül Ali’ye dedim ki; “kahvaltıdan geriye kalanları topla gazete kâğıdının içine koy ve içeriye gelerek çöpe at…“

Diğerleri de yardım ederek masanın üzerini temizlediler.

Gül Ali ardımdan gelerek musluğun altındaki çöpe attı getirdiklerini.

Sonrada o kadar çayı sanki içmemiş gibi, meyve suyu bardağını alarak su içmek için lavabonun musluğunu açmaya çalıştı.

O anda latife olsun diye şunu düşündüm ve Gül Ali’ye sordum; “şimdi bu kahvaltının üzerine on bardakta su içebilir misin?”

Gül Ali’de;“içerim” diye başını salladı!

“Hadi içte görelim” diye karşılık verdim.

Gül Ali’nin sol eli musluğun başında, sağ elinde ise meyve suyu bardağı, başladı doldurduğu bardaktaki suyu içmeye.

Bir, iki, üç ve nihayet musluktan “cağ kalınlığında akıttığı suyla” doldurduğu bardaktan tam on bardak su içti.

Son bardağı içince bana dönerek tebessüm etti, nasıl içtim dercesine!

O an da muziplik olsun diye; “bir bardak daha içebilir misin?” diye sordum!

Anlatmaya çalıştığım hatıramı ve Gül Ali’nin Senoz şivesi ile verdiği cevabı o günden sonra hiç unutmadım.

Gül Ali’nin o meşhur cevabi şuydu;

“Abdurrahman sende hepten şeyine kodun!”

Sorunları olan bazı insanlara,“aklını yitirmiş gibi davranmak”bu hayatta bana en çok koyan ve en çok dokunan davranışlardandır!

Yukarda ismini zikrettiğim dört kişinin de akıl sağlığı doğduklarında aslında yerindeydi.

Fakat; ailenin durumu ile birlikte çevrenin “anlayışsız” etkisine, birde,“zamanın ruhu” da eklenince, toplumun bir kısmı ötekileştirmiş ve bir nevi her biri “mahallenin delileri!” olarak yaftalanmıştı!

Özellikle yakından tanıdığım bu insanların “anne ve babaları” ölünce, diyebilirim ki;“hayat bu insanlar için trajediye dönüşmüştür!”

Yine de her türlü trajediye rağmen bu insanlar için hayat zorluklarla devam ederken bize de büyük sorumluluklar düşmektedir.

Daha önce değerli kardeşim Sami Rençber; “Deli Sami ve Türkan Şoray’ın Ona Olan Aşkı” başlıklı bir yazı kaleme almıştı.

O yazıyı sosyal medyada, yazdığım siteler ve dergiler vasıtası ile sizlerle paylaşmıştım.

Bugün, O “Deli Sami” yok aramızda, çünkü o bu dünyanın telaşından kurtuldu.

Diğer üç kişi ise,“Devletin şefkatli kollarında” Pazar İlçemizde bulunan rehabilitasyon merkezinde yaşamlarına devam ediyorlar.

Arada bir onları ziyarete giden komşularına; “eski yaşamlarını” özlediklerini söylüyorlar mı, bilmiyorum!

Fakat benim bildiğim; o güzel ve mutlu günleri unutamadığımdır!

Bu anıları hatırlayınca aklıma Erdem Beyazıt’ın şu veciz sözü gelir;

“Bir şarkı gibisin dünya, çoğu zaman hüzün makamında.”

Evet; “keşke sürekli olabilseydi bu huzur anları!” diye düşünürüm daima.

Fakat hayatın gerçeği bizim baktığımız taraftan çok acımasız görünüyor!

Bu yüzdendir ki huzur anları bitti mi herkes kendi gerçeğine dönmek zorunda kalıyor!

Bana gelince; “hüzünle” hatırladığım anılarımla baş başa kalmayı çok daha fazla seviyor ve önemsiyorum!

Zira anılarımın merkezinde daima “insan” var ve bundan sonrada var olmaya devam edecektir!

Kaynak: HABER MERKEZİ