Şu tespiti yaparak yazmak istediklerime kapı aralamak isterim.
Yetmişli, seksenli hatta doksanlı yıllarda doğan çocuklar; dış dünyanın etkilerine bugün ki gibi mazur kalmadığından; çok huzurlu, çok mutlu ve büyüğüne küçüğüne çok saygılıydı!
Bu durumun temel nedenlerinden bir tanesi, şehirde yaşayan çocukların, bugünün aksine daha sakın ortamlarda, köyde yaşayanlarınsa doğanın içinde nefes alıp veriyor olması ve ister şehirde ister köy de yaşasın hiçbir çocuğun, daha hayatına girmemiş olan teknolojinin “gönül ve zihin” dünyasına zarar vermemesiydi!
Yapay zekâdan(!) yardım almadan, kendi çocukluğumda yaşadıklarım üzerinden, hem köy hem de şehir hayatından iki örnek vermek ve nereden nereye geldiğimiz konusunda düşüncelerimi fazla uzatmadan aktarmak isterim.
Benim çocukluğumda, henüz emekleme çağında, yani “beşikte sallanmayan” bebeklerin dışında kalanlar “bir baltaya sap olurdu” köy hayatında!
Yetişkin çocuklar; tarlada, ormanda, hayvanlara çobanlık yaparak katkı sunardı aile hayatına.
İşte bu koşuşturma içinde her bir çocuk köy yaşantısı ortamında hayata dair her şeyi öğrenirdi. Yukarda zikrettiğim işlerde ailesine yardım eden çocuklar “özel bir eğitime” tabi tutulmadan hayatı ve onun zorluklarını öğrenirdi. Bu öğrenme serüveni sadece kendi ailesiyle sınırlıda değildi elbette. Komşular elbirliği yaparcasına tüm köy çocuklarını hayata hazırlardı dersem abartmış olmam sanırım.
Her hangi bir makine olmadan köylerde sabırla üretilen her ne varsa büyük bir emeğe dayanırdı ve onun için her şey çok kıymetli ve değerliydi.
Dedim ya yaşarken her çocuk her şeyi öğrenirdi diye.
Mesela çok dikkat çekici bir örnek vermek istiyorum.
Bugün bile hayatı boyunca “sağını ve solunu” bilmeyen birçok çocuğa rastlamamıza rağmen, biz köy çocukları şunu öğrenmiştik.
Ahırlarımızda ki inekleri sağmaya giden analarımızın, inekleri “sol taraftan” sağmadıklarını, hayvanların tepki verdiğini ve bu konuda ne kadar hassas olduğunu bizzat gözlemleyerek “sağımızı solumuzu” bu tepkiye bakarak öğrenirdik.
Büyüdük okullu olduk; Çayeli Orta Okulu yıllarımız başladı.
Sanırım ortaokul üçüncü sınıftaydım. Okuldan çıkış zili çalmış, arkadaşlarımla birlikte sınıftan çıkıp önce okulun bahçesine inmiş sonra da “okullar caddesinde” yürümeye başlamıştık.
Ben o günlerde iki elimi pantolonun cebine sokarak yürümeyi alışkanlık etmiştim!
Okullar Caddesinden arkadaşlarla sohbet ederek yürüyorduk.
Aradan birkaç dakika geçmişti ki, bir elin sıcaklığını ensemde hissettim!
Ani bir refleksle dönerek elin sahibiyle göz göze geldim.
O sıcak elin sahibi Ticaret Dersimizin öğretmeni Emin Şahin’di.
Emin Hoca, sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla şu cümleyi fısıldadı kulağıma;
“Abdurrahman, sen sokakta ellerin cebinde mi yürüyorsun?”
Çok utanmış, mahçup olmuştum Hocamın ifadesi üzerine.
Sadece şunu diyebilmiştim;
“Hayır, Hocam, hava biraz soğuk olduğu için gayrı ihtiyarı iki elimi de cebime koydum!”
Bu mahcubiyetimden sonra, okulda ve okul dışında hocamıza görünmeden günlerim geçmişti!
Sosyal medyanın, iletişimin bugünkü gibi yaygın olmadığı zamanlarda, aile bireyleri ve okulda ki hocalarımız bizi hayata hazırlayan, sorumluluk duygusu da aşılayan insanlardı.
İster köyde, ister şehir de olsun; en serseri olanımız dahi ailesine karşı sorumluluğunu bilen, okulda hocalarına saygı da kusur etmeyen çocukladı.
Çayeli özelinde ifade edebilirim;
En fazla okulu asar “Lale Sinemasına” film izlemeye kaçardık.
Ailemizden bazen izin almadan “Yetimin arabasıyla” Rize’ye Çayelispor’un ya da Rizespor’un maçına giderdik.
Büyüklerimiz yanımızda olmadan deniz dalgalı olsa dahi, izin almadan “yüzmeye” giderdik.
Harçlıklarımızla mile (misket) alıp “gazoz kapağı” çekme oyunu oynardık.
Ayağımızda doğru düzgün spor ayakkabısı, üzerimize giyecek formamız olmadan top oynar pantolonumuzu yırtar, eve gelince de büyüklerimizden en fazla “azar” işitirdik.
Daha geniş anlamda; bizim çocukluğumuzda geleneksel Türk çocuk oyunları olan ve genellikle sokaklarda, mahalle aralarında oynanan; saklambaç, körebe, seksek, salıncak, istop, yakar top, ip atlama, çelik çomak, topaç, beş taş ve met değnek (özellikle köy ve yaylalarda) oynar, günümüzü gün ederdik.
Çocukluğumuza dair bütün bunları yazmamda ki nedeni mi anlamışsınızdır!
Bugünkü çocukların hayatında bunların hangisi var sorusunu kendimize soralım ve cevap arayalım istedim!
Makalenin başlığındaki ifadenin sahibi, Türk Şiirinin büyük ismi, fikir insanı Sezai Karakoç’un, etrafımızda olup bitenlere dair, insana yani bize sorduğu bir soru var, der ki;
‘’Bu dünyada olup bitenlerin
Olup bitmemiş olması için
Ne yapıyorsun?’’
Şimdi ben de, önce kendi nefsime sonra da size, sorulması gereken şu soruları soruyorum!
Ey iktidar sahipleri! Eğitimi yaz-boz tahtasına çevirmenin sorumluluğu kimdedir?
Ey aileler! Çocuklarınızı yarış atı gibi sınavdan sınava koştururken, sosyal medyanın gayya kuyusu olan tarafıyla karşı karşıya olan çocuklarınız için hangi tedbirleri aldınız?
Ey yöneticiler! Tarafsız bir şekilde, akılla, bilgiyle ve sevgiyle sorunları çözme yerine, güce biat ederek maaş yönetici olmanızın sorumlusu kim?
Ey medya! Sabah akşam ekranlarınız da sevgisizliği pompalayan yayınların, çektiğiniz mafya ve aile değerlerini yerle bir eden dizilerin sorumlusu kim?
Doğrusunu isterseniz, siyah beyaz televizyon çağının çocuğu olarak, yıllar önce iyi niyetle şunu düşünürdüm; “iletişimin ve bilgi kaynaklarının bu denli hayatımızın içine girdiği bir dönemde, insanların olup bitenleri daha iyi gözlemleyip, bilgiye dayalı sorumluluk duygusunun daha da gelişmesi kaçınılmaz olacaktır!”
Fakat bugün geldiğimiz noktada yanıldığımı, hele hele “yapay zekâ” çıktıktan sonra, çok daha fazla yanılıp hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim!
Makaleyi yazmadan önce, sosyal medyada canımızı çok fazla yakan, çocuk denecek yaşta ki öğrencilerin “okul baskınları” hakkında insanlarda gördüğüm değerlendirmelerin -üzgünüm ama- daha çok siyasi ve sıradan olduğudur! Öyle ki, bu değerlendirmelerin çoğu, bir başkasının söyleyip yazdığını tekrarlayıp duran yazılar, sözler, düşünceler ve akıl vermelerden öteye gitmiyor!
Benim bu konularda da düşüncem ve tavrım çok nettir!
Vay, hayat devam ederken sorunların çözümü için hiç bir şey yapmayıp; bir kötülük vuku bulduğu zaman kıyamet koparan “cemiyetin aklına/ahlakına/terbiyesine!”




