Dedikoducubaşı, okuduğu kitapta Şems’in Mevlana için Bağdat’tan yola çıkarken kendisine yoldaş olmak isteyen Kızıl Çömez’e söylediği, “Başkalarının ne düşündüğüne fazla kafa yoruyorsun. Ama bilsen ki başkalarından kabul ve hürmet görmeyi ne kadar arzu edersen, onların tenkit ve dedikodularına o kadar takılırsın” sözünden kendisine hiç pay çıkaramadığından habersizce, aynı meziyetlerine devam ederken “Aşk”ı okuduğunu söylemesin mi?
Peşisıra, dedikoducubaşının sırdaşı da “Aşk” kitabından örnekler vermesin mi? İşte, kitapları okuyup da yaşam tarzına olumlu bir mertebe katamamak böyle bir şey olsa gerek diye düşündüm.Ne acınası hal. İnsanın insan eti yemesi, dedikodu.
Elif Şafak’ın Şems ile Mevlana’yı anlattığı “Aşk” kitabı, yaklaşık bir yıldır piyasada olmasına rağmen aşksız işlerden dolayı üzerine varamamıştık. Okudum aşkla doldum. Kitapta geçen; “Halk basit ihtiyaçları olan tembel bir varlıktır” sözünün tam ortasından biraz uzaklaştım.
Mevlana’nın söylemlerini bir halk gibi ve ancak bir halk kadar bilirdim. Kalbimin derinliklerinde hiçbir zaman yeri olmadı. Kitaptan sonra da bu aklım ve aşkım değişmedi. Şems ise yalın halde iken belleğimde, şimdi ona takacak bir sürü kulpum oldu.
***
11 Eylül sonrasında terör ve tasavvuf öne çıkan iki kavram oldu. Batı dünyası, doğunun ışıklarını söndürmeye çalışan Alamut’u anlamaya çalıştı. Paulo Coelho, Simyacı ile yola çıkmıştı, Amin Maalouf da benzer yoldaydı. “Ne olursan ol yine gel” diyen Mevlana, 11 Eylül’den sonra daha bir ilgi görmeye başladı. Mevlana’yı Mevlana yapan Şems, Bağdat’tan yola çıkmıştı. Mevlana’yı öne çıkarmaya çalışan Amerika, Moğollardan sonra ikinci kez Bağdat’ı yerle yeksan etmişti.
***
Yazar kitap için “Sufi okumalardan oluşan kurgu” demiş. Kurgu ama gerçekle beraber işlenmiş bir kurgu var. Aslında Şems’in arkasına sığınıp da bizi mesaj bombardımanına tutan bir Elif Şafak da yok değil ortada. Bakın neleri söylüyor bize:
Ella modern çağın mutsuz bir kadınıdır. Amerika’da yaşar. Yahudi’dir. Düzenli bir hayatı var. Kocası tarafından devamlı aldatılsa da buna tepki verip de üç çocuğunu bir kenara koyarak alıp başını gidememiş. Elif Şafak ona çok kızıyor. Onu kurtarma peşinde:
Editörlüğe başlayan Ella’ya, Aziz Zekeriya Zahara’nın “Aşk Şeriatı” adlı kitabı yayınevi tarafından veriliyor. Ella kitabı okudukça orada kendisini buluyor. Bu içtenlik; onu yazarla önce e posta ile mesajlaşmaya başlatması, sonra Müslüman olan Aziz Zekeriya Zahara’nın ona, Amerika’da bir otelde buluşma randevusu vermesi, Yahudi Ella’nın bunu kabul etmesi, lobideki selamlaşma faslından sonra Zahara’nın odaya çıkma teklifine Ella’nın hayır diyememesi, odada Zahara’nın okşamaları sonrasında Ella’nın kollarını Zahara’nın boynuna dolaması, Zahara’nın daha ilerisi için kendini frenlemesi.
“Aşk Şeriatı”nı yazan Zahara’ya yakıştı mı bu şimdi? Evli ve üç çocuğu olan bir kadını hadi otele davet ettin de odaya niye çıkarırsın? Mesaj ne? “Kalbin temiz olsun yeter. Bir şey yapmadı ki Zahara. Gayet insani bir görüşme. Aşk bu. Kuralsızlıktır.” Oysa kitap, “kırk kural”la sürüklenmiş.
Şems, Mevlana için Bağdat’tan yola çıkarken yazar tarafından bütün kıllarından arındırılmış, Konya’ya geldiğinde hemen Mevlana’ya vardırılmamış. Şehri tanımak istemiş, bu “ulu vaiz” hakkında Konya halkı ne düşünüyor bunu bilmeyi arzulamış.
Bunun için dilencilerle konuşmuş, kerhaneye gitmiş, kerhanenin hünsa patronu/patroniçesi ile görüşmüş, orospu Çölgülü’nde ışık sezmiş, daha sonra Çölgülü kerhaneden kaçmış, onu Mevlana’nın evinde ağırlayarak, Mevlana’nın irfanını genişletmiş (ayaklarını yere bastırmış), sarhoş Süleyman’da ayık haller görmüş, velhasıl bunlarla empati kurulmuş.
Kitabın bir yerinde Orospu Çölgülü erkek kılığına girerek ve kendini gizleyerek Mevlana’yı dinlemek için camiye gidiyor. Bir ara ne olduysa yüzü açılınca kerhaneden müşterisi olan ve caminin ön saflarında yer tutan Baybars bunu fark ediyor. Bir öfke ve hışımla kapı dışarı edilip linç edilmek isteniyor. Şems, orospuyu dışarıda kurtarıyor. Mesaj: “Ön saflarda kerhane müdavimleri olabilir, caminin namusu onlardan sorulur, bu tipler camilere hükmeden kişilerdir. Aşksız, kurala boğulmuş, herkesi kucaklamayan camiler.”
***
Şems, nihayetinde Mevlana ile buluşur. Mevlana atı ve efradıyla giderken onu ilk gördüğünde; “Şu atından in de benimle aynı hizaya gel” der. Bu güzel ve etkili bir başlangıç. (Şems tipli bir kalenderi lazım şu sıralar, İsrail büyükelçiliği için) Mevlana artık Şems’in kontrolünde.
İki ruhdaş, Mevlana’nın evinde. Mevlana’nın halkla ve ailesiyle irtibatı kesilmiş. Varsa yoksa Şems. İlle de aşk diyen Elif Şafak, Şems ile Mevlana’yı kütüphanede iken karşımıza çıkarıyor. Şems, açıksözlü ve kaba bir İranlı. Eve gelene niye geldiğini, ne hediye getirdiğini sormakla kalmıyor, bazılarını da tekme-tokat dövüyormuş. Dövme kısmı hariç, diğer iki özellikten bende de var. Yani biraz Şems sayılabilirim. Zaten iki kadim dostum/ruhdaşım var: Konyalı/Karamanlı. Mesaj: Mevlana Şems’in kontrolünde, onun rahle-i tedrisinde. Aşkı bulmaya başlıyor.
Yine Mevlana ile Şems, bir sabah namazı için açık alana çıkıyorlar, namazdan sonra “bütün insanlık” için dua ediyorlar. Mesaj: “Aşk şeriatı tüm dinlerden ayrıdır.”
Şems, sıradan bir kuru sufi değil, Kuran’ı her yerde okuyan birisi olarak, “kimi meselelerin aşılması için hadise çıkması gerekir” demektedir. Bu da ilginç. Dışımızdaki (aslında içimizdeki) 11 Eylül’le, içimizdeki (aslında dışımızdaki) 12 Eylül’le bağlantılı mı bu, ne dersiniz?
Yirmi birinci kural der ki, farklılıklara saygılı ol. Mesajın âlâsı ve en evrenseli.
Şems, hiç camide gözükmüyor. Medresede de yok. Sadece Şeyh Yasin’in “kural temelli din” anlayışına karşılık “aşk temelli din” anlayışını ona propaganda etmek için medreseye gidiyor. Mesaj: “Medrese kurallar inşa eder. Oysa evde iki kişilik tek ruhdaş olmak daha evladır. Sufilik yeter. Allah ile kul arasında bir bağlantı. Neslin yetiştirilmesi önemli değil, şiirdir her şey.”
***
Neyse ki Şems ruhdaşından ayrılıp Şam’a gidiyor. Mevlana onsuz olamayınca, tekrar geri geliyor. Mevlana’nın manevi kızı Kimya, Şems’e âşık, yaş farkı önemli değil. Oysa Kimya’ya Mevlana’nın oğlu Alaaddin aşık. İşler karışık anlaşılan. Mevlana Şems ile Kimya’yı evlendiriyor. Hak aşığı Şems, Kimya ile evlenmeden önceleri onunla gerçekleştirdiği bir ev içi buluşmada, parmakları dudaklarına değmişti. Bunu nasıl yapar Elif Şafak? Herhalde, “Aşk Şeriatı” tüm dinlerden ayrı olduğundan galiba.
Sonra, Şems bütün dünyaya kafa tutuyor da, kapının arkasındaki düşmanlarını biliyor da, bir Kimya’yı mutlu edemiyor. Onunla bir türlü halvet olmuyor. Kimya bozuluyor ve ölüyor. Şems buna tepkisiz. Alaaddin aşkına karşılık bulamayınca ve hatta kendi evindeki bir kızın bir başka misafir tarafından aynı evde alıkonulması canına tak ediyor. Plan kuruyor arkadaşlarıyla. Şems, bir gece kuyuya gidiyor da, aşk ateşinin harı suda bir cızırtı koparmıyor.
Sahi Mevlana Şems’i evinde ağırlayarak, kendi aile düzenini ateşe vermiyor mu aslında? Sonra “ne olursan ol gel” diyen Mevlana, oğlu Alaaddin’in cenaze namazını niye kılmaz? Akıl işi değil galiba bunlar, hep aşk işi.
Mesajın mesajına bakın şimdi. Şems ile Kimya’nın düğün hazırlıkları yapılırken Mevlana’nın Hıristiyanlıktan dönme eşi Kerra, içgüdüsel olarak hamurdan Meryem şekilleri yapıyor. Şems, bunu görüyor, Kerra’ya bunun normal olduğunu, kadın peygamber gelseydi bunun Meryem olacağını ifade ediyor. Sonra devam ediyor: “Üç büyük din… Zahiride anlaşamazlar ama batınide birdir yolları. Sûfi dış kabukla ilgilenmez, özdeki cevherin peşindedir.” Benzer bir diğer ifade de şu: “Bizim tek mezhebimiz var: Allah.”
Şems, Mevlana için yeni bir “ayin” ortaya koyuyor. Bu ayinin gala gecesine Kerra’yı eşi Mevlana değil de Şems davet ediyor. 1200’lü yılların modernitesine bakınız. Ayinin açılımı da; müzik, dans ve dua. Sema yani. Dönsün dünya, herkes dönsün.
***
Kitap güzelliklerle de dolu. Mesela:
“Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendin mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendin mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.”
Bir diğeri, bir hikaye: Aşk’ın özü aslında.
Hazreti Musa bir gün bir başına dağları dolanırken, uzaktan yoksul ve yalnız bir çoban görmüş. Çoban dizüstü çökmüş, ellerini semaya açıp dua etmekteymiş. Bu durum Musa'nın çok hoşuna gitmiş ama yaklaşıp da çobanın duasını duyunca afallamış.
"Kurban olduğum Allah'ım. Seni ne kadar severim, bir bilsen. Ne istersen yaparım, yeter ki Sen iste. Sürüdeki en yağlı koyunu kes desen, gözümü kırpmadan keserim Senin için. Koyun kavurması güzeldir Allah'ım, kuyruk yağını da alır pilavına katarsın, tadından yenmez olur.”
Musa duaya kulak kabartarak çobana yaklaşmış. "Yeter ki Sen dile, ayaklarını yıkarım. Kulaklarını temizler, bitlerini ayıklarım. Ne kadar çok severim ben Seni. Sana çok hayranım!"
Duydukları karşısında Musa öfkeden küplere binmiş. Bağıra çağıra kesmiş çobanın duasını: "Sus, seni cahil adam! Ne yaptığını sanırsın. Allah hiç pilav yer mi? Allah'ın ayakları mı var ki yıkayasın? Böyle dua mı olurmuş! Külliyen günaha giriyorsun. Derhal tövbe et." Çoban Musa'dan azarı işitince kulaklarına kadar kızarmış, utancından yerin dibine geçmiş. Özür üstüne özür dilemiş, bir daha böyle kendi kafana göre dua etmeyeceğine yeminler etmiş. O gün akşama kadar Musa çobanın yanında durup ona temel duaları ezberletmiş.
Sonra "Allah benden razı olur, iyi bir iş yaptım" diye düşünüp yoluna devam etmiş. Ama o gece bir ses işitmiş. Seslenen Rab imiş. "Ey Musa, sen bugün ne yaptın? Sen ayırmaya mı geldin buluşturmaya mı? Şu garip çobanı azarladın. Onun Bana ne kadar yakın olduğunu anlayamadın. Ağzından çıkan lafı bilmese de, o çoban inancında samimiydi. Kalbi temiz, niyeti halisti. Biz kelimelere bakmayız. Niyete bakarız. Kelimelere bakacak olsak yeryüzünde insan kalmazdı! Biz çobandan razıydık. Başkasına medih olan söz sana zemdir. Ona bal olan sana zehirdir. Sen işittiklerini inkar ve küfür saydın ama bilsen ki bir kabahati varsa bile, ne tatlı kabahattir onunki."
Musa hatasını anlamış. Ertesi gün güneş doğar doğmaz, çobanı görmek için tekrar dağa çıkmış. Çoban yine duaya durmuşmuş. Ama dünkü heyecanından, samimiyetinden eser yokmuş artık. Öğretildiği gibi yakarmaya gayret gösterdiğinden, aman bir yanlış laf etmeyeyim diye takılıyor, kekeliyor, terliyormuş.
Musa, çobana ettiğinden pişman olup sırtını okşamış ve demiş ki: "Ey dost, ben hatalıyım, ne olur affet. Bildiğin gibi dua et. Allah'ın nazarında böylesi daha kıymetlidir." Çoban, Musa'dan bunları işitince hayrete düşmüş ama bir o kadar da rahatlamış. Ne var ki artık bir üst aşamaya vasıl olduğundan, masum inkarına, tatlı günahına dönmeyip, Musa'nın öğrettiği ezbercilikte de kalmayıp, tüm bunların ötesine geçmiş. Rabb'ine yakın mutlu mesut, mübarek bir hayat sürmüş...
***
Kitap üzerine bir okur yorumu: “Boğazına kadar tasavvufa batmış insanlara bu kitap ilaç gibi gelmiş. Kalbin temizse yeter, dilediğin gibi yaşayabilirsin. Kitap, ılımlı İslam projeleri uygulayanlar için başvuru kaynağı olabilir.”
Bir başka okur ise: “Çok ciddi ve ulvi bir mevzuda cahilane sulandırma, dünyevileştirme, hatta şehevileştirme.”
***
Kitap bana “aşk”ta olduğumu gösterdi. Mevlana’yı az bilmekle çok bilmek arasında fark olmadığını anladım: Şair ve filozof.
Şems’i daha yakından tanıdım, kendimi ilk başlarda ona epey benzettiydim ama ne zaman ki Kimya ile halvet olmadı/olamadı, hemen rabıtamı kestim onunla.
Yorumlar (Yorum Yaz)
Haberlere yazılan yorumlar, yorumu yazan kişilerin kişisel görüşlerini yansıtmaktadır. Okuyucu yorumlarından dolayı ÇAYHABER sorumlu tutulamaz.
Başlık : dere Yazan : BSF Tarih - Saat : 2010-01-15 - 07:52:37
KATILIYORUM ( 0 )
KATILMIYORUM ( 0 )
Biz sırtımızdaki "yükü" karşıya geçince indirdik. Sen hala sırtında tutuyon.